f

Get in on this viral marvel and start spreading that buzz! Buzzy was made for all up and coming modern publishers & magazines!

Fb. In. Tw. Be.

SORUN EĞİTİM Mİ?

İnsanlarda güçlü bir aidiyet duygusu ve eğilimi vardır. Bundan dolayı ait oldukları şeylerden kolay kolay vazgeçemedikleri gibi, alışkanlıklarından ve bildikleri yoldan da kolay kolay vazgeçmek istemezler. Klasik ifadeyle sık sık duyduğumuz “bu da nereden çıktı, eski köye yeni adet mi getiriyorsunuz?” yaklaşımı değişimi gereksiz gören ve değişime direnen anlayışın dışa yansımasıdır. Zira değişimin getireceği korku ve belirsizlik insanın çoğu zaman ona direnç göstermesine neden olur. Hâlbuki değişmek çabayı, düşünce ve davranışta etkin bir şekilde hareket etmeyi gerektirir. Birey ise değişime karşı alıştığı ve benimsediği rahat ortamını bırakmak istemez. Sıkıntı verse de birey artık sorunlarıyla yaşamaya alışmıştır. Değişimin getireceği kaygı ve stresi yaşamaktansa problemiyle yaşamaya devam etmek daha kolay gelir. Kontrolü-özellikle bencilce sürdürdüğü kendi hayatı üzerindeki kontrolü- kaybetme korkusu değişimi kabullenmeye en büyük engeldir. Kimi çevreler değişmeyi güçsüzlük saysalar da bunun, gerçekle hiçbir alakası yoktur. Çünkü değişme gelişmeyi, gelişme de olgunlaşmayı sağlamaktadır. Bireysel veya toplumsal değişikliklere gösterilen direnç, gelişmenin ve olgunlaşmanın önündeki en büyük engeldir. Nitekim toprağa atılan bir tohum, rüzgârdan, güneşten ve soğuktan çekinip yeryüzüne çıkmaktan korkarsa yer altında çürüyüp gidecektir.

“Yeni bir şeyler öğrenmenin en zor kısmı, yeni fikirleri benimsemek değil eskilerden kurtulmaktır.” – Todd Rose

Her birimiz birbirimizden farklı olmamıza rağmen, 20. yüzyılın başlarından günümüze kadar sosyal bilimcilerin ve politikacıların çoğu, insanlar hakkında ortalamaya göre karar alıyor ve almaya da devam ediyor. Bunda sosyal problemleri çözmek için matematiği kullanmayı yeğleyen Avrupalı iki bilim insanının yaptıkları çalışmalar etkili oldu. Onların çalışmalarının etkisiyle ‘’Ortalama Çağı’’, toplumun hemen her üyesince bilinçdışı bir şekilde paylaşılan iki varsayımla karakterize edildi: Adolphe Quetelet’in ortalama insan fikri ve Francis Galton’un sıralama fikri.

Todd Rose bu ortalamacı bakış açısının ilk çıkış hikâyesinden bugüne gelişimini Ortalamanın Sonu kitabında açık ve akıcı bir anlatımla dile getiriyor. Paloma Yayınevinden, Tuban Göbekçi’nin çeviriyle yayınlanan Ortalamanın Sonu‘nu özellikle bireyi odağına alan, eğitim, insan kaynakları ve yönetim alanında çalışanlara öneririm. Çünkü bütün işyerlerinin, bireyleri ortalamayla kıyaslayarak değerlendirme, sınıflandırma ve yönetmeyi öngören “ortalamacılığın” prensiplerine göre tasarlandığını görüyoruz.

1880’lerde Amerika’da tarım ekonomisinden sanayi ekonomisine geçerken Frederick Winslow Taylor’ın, ortalamacılığın temel öğretisini -bireyselliğin önemli olmadığı fikrini – benimseyerek, işletmelerde verimsizliği sistemli biçimde ortadan kaldırabileceğine inanarak yaptığı çalışmalar oldu. ’’Geçmişte insan öncelikliydi, gelecekte sistem öncelikli olmalı’’ diyor Taylor. Taylor, matematik öğretmeninin ev ödevlerini standart hale getirme yönteminden ilham alarak, her endüstriyel işlemi standart hale getirmek için kullanabileceğini fark etti. Standartlaştırmış bir sistemi amaçladı ve sonrasında bunu, eğitim sistemi başta olmak üzere tüm kurumlarda kullandı. Okullar da bu amaçla ortaya çıkmıştır. Bizler bu sistemin ürünüyüz. Peki, böyle mi gidecek veya böyle mi gitmeli? Evet, böyle gelmiş ama böyle gitmemeli. Çözüm ne peki? Çözüm eğitim sisteminin içinde gizli olsa gerek.

Bir şekilde süren devam eden bir eğitim sistemimiz olsa da sonucu, ürünü üzerinden değerlendirecek olursak ortada bir şey yok. 300 yıldır bir arpa boyu yol almamışız. Demek ki bir yerde yanlışımız var. Bir şekilde insanlarımızı eğitim tezgâhından geçiriyoruz. Fakat sonuç alamıyoruz. Çünkü ortalama insan yetiştiriyoruz. Standardın dışına çıkandan korkuyoruz. Ortalama insan ancak verilen görevi yerine getirmek için vardır. Hayal kurmaz, düşünmez, harekete geçmez.

Standartizasyon ve ortalamaya dayalı bakış açısının yavaş yavaş değiştiğini görüyoruz. Bireysel yetenek ve performansı bir tek skalada veya birkaç skadala da sıralamak son derece mantıklı görünmesine rağmen 2015’de Google, Deloitte ve Microsoft sıralamaya dayalı işe alım ve değerlendirme sistemlerini ya değiştirdiler ya da tamamen terk ettiler. Bunlar olumlu gelişmeler. Aynı şekilde yükseköğretimde de diplomalar yerine yeterlilik belgeleri; öğrencilerin kendi eğitim yolunu seçmelerine izin vermek gibi gelişmeler yaşanıyor. Yükseköğretimde, fabrikaları model alıp hiyerarşi ve standartizasyona değer veren bir sistemden, her öğrencinin kendine en çok uyan eğitimi alabileceği dinamik bir sisteme geçişe dair gelişmeler de mevcut. Gönül istiyor ki bu, tüm okul kademelerine yayılabilsin.

Aynı olmaya değer veren bir dünyada, başarılı olmanın yolunu bilmek isteyenlere gelsin.
Özkan Öz
You don't have permission to register